1-2011’de Arap Baharı’nın etkisiyle Suriye’de başlayan protestolar, hangi siyasi ve sosyal talepler etrafında şekillendi? Esed rejiminin bu protestolara verdiği orantısız karşılık, çatışmaların tırmanmasında nasıl bir rol oynadı?
Yıllarca tam bir korku imparatorluğuyla ülkeyi yöneten Hafız Esed’in ölümünün ardından iktidara getirilen Beşar Esed’in sistemde bazı reformları gerçekleştireceği umuduyla toplumun farklı kesimlerinin talepleri ve çabaları oldu. Sistemde esasa taalluk etmeyen küçük bazı reformlar idi bunlar. Liberal, sol, milliyetçi tanınmış kişiler tarafından yapılan bütün girişimler baskı ile engellendi. Hama Katliamından sonra büyük oranda yurtdışına çıkmak zorunda kalan İslami muhalefet ise Türkiye’deki AK Parti iktidarının çabalarıyla rejimle diyaloglarının kurulması ve bazı reformların yapılması sağlanmaya çalışıldı. Talepler son derece sade ve makul idi: Hama olayları sürecinde gözaltına alınmış, cezaevine konulmuş kişilerin akıbetinin açıklanması, İhvan-ı Müslimin üyeliğini idam cezasıyla cezalandıran kanun maddesinin iptal edilmesi, yurtdışındaki muhaliflerin ülkeye serbestçe dönmelerine izin verilmesi. Ama Esed ve Baas rejimi bunları gerçekleştirmeye asla yanaşmadı. Aksine 2011 yılına geldiğimizde Ortadoğu’da Müslüman halkların bir intifada, uyanış süreci başlamış olmasına rağmen Der’a’da başlayan protestoları kanlı bir şekilde bastırmaya çalıştı. Aynı şekilde Der’a’daki baskı ve işkenceleri protesto için gerçekten de çok zor şartlarda Şam’da yapılan protestoları vahşice engellemeye çalıştılar.
Ama bütün zalimane baskılara rağmen halk korku duvarını yıktı ve sokaklara kararlı bir şekilde çıkmayı sürdürdü. Rejim gösterileri bitirmek baskıyı daha fazla artırırken bu durum protestoların daha da büyümesine sebebiyet verdi. Burada rejimin gösterdiği tavır orantısız ifadesiyle karşılanmayacak kadar vahşice olduğunu ifade edelim.
2-Suriye’deki mücadele nasıl bir dini anlam taşıyordu? Esed rejiminin seküler Baas ideolojisine karşı İslamcı gruplar özgürlük mü yoksa bir şeriat devleti mi talep ediyorlardı?
Başlangıç itibariyle süreci ele aldığımızda muhalif unsurların ve gösterilerin amacının öncelikle özgürlük olduğunu, halkın üzerindeki ağır baskıların kaldırılması olduğunu söyleyebiliriz. Ama iki açıdan farklı önemli dinamik var burada. Birincisi, Baas rejiminin bütün çabasına rağmen Suriye halkının İslami aidiyetinin yoğun olması. İkincisi ise eylemleri organize eden mahalli unsurların, grupların İslamiliğinin belirgin olması. Zaten eylemlerin merkezinin camiler olması ve toplumda öne çıkan alimlerin bu protesto gösterilerinde konuşması da sürecin rengini göstermesi açısından önemlidir. Dolayısıyla ‘İslam Devleti’ söyleminin o coğrafyadaki anlamı ve karşılığı ile buradaki arasında önemli farklılıklar olduğunu belirtelim.
3-Suriye’de Alevi azınlığın yönetimde olması, Sünni çoğunluk arasında nasıl bir mezhepsel gerilim yarattı? Ayaklanmalarda mezhepsel saikler rol oynadı mı?
Muhalifler ilk protesto gösterilerinden Devrimin gerçekleştiği güne kadar hiç bir zaman mezhepçi bir söylem içerisinde olmadılar. Yayınladıkları bildirilerde, söylem ve eylemlerinde genel anlamda bütün bir Suriye halkını kuşatan yaklaşım içerisinde olmaya özen gösterdiler. Zaten Esed rejiminin ve İran’ın en fazla propaganda yaptığı unsurlardan biri muhalefetin Alevi, Nusayrilere karşı bir tavır içerisinde oldukları idi. Elbette şunu da belirtelim. Rejim askeri, siyasi, ekonomik, yargı bürokrasisinin temel yapısını Nusayri azınlığa dayandırmıştı. Dolayısıyla bu rejimin değişmesi demek Nusayri azınlığın yıllarca elde ettiği haksız imtiyazın ellerinden çıkması anlamına gelmekte idi.
4-Ayaklanmalar iç savaşa dönüşürken, muhalif gruplar arasında İslamcı hareketlerin (örneğin Özgür Suriye Ordusu’nun yanı sıra El-Nusra Cephesi’nin) yükselişi nasıl gerçekleşti? Bu dönemde muhaliflerin birleşik bir cephe oluşturamamasının temel nedenleri nelerdi?
Öncelikle sürecin bir iç savaş şeklinde tanımlanmasının doğru olmadığını belirtelim. Barışçı ve şiddetten uzak bir şekilde yapılan ve reform talepleri doğrultusunda yapılan protesto gösterilerinin, eylemlerin rejim tarafından şiddetle bastırılması. Halkın üzerine ateş açılması, her gösteride onlarca insanın katledilmesi sürecinin altı ay sürmesi sonucunda halka yönelik bu saldırganlığı kabul etmeyen ordunun alt düzeydeki unsurlarının bunu reddedip, ordudan firar etmesi ve ‘Ceyşul Hür’ (Özgür Ordu)’yu kurması önemli bir dönem noktasıdır. Aynı şekilde protestoları, eylemleri gerçekleştiren, organize eden yerel muhalif unsurların her yerde, bulundukları yerde bu saldırılara karşı savunma organizasyonları, örgütlenmeleri kurma kararı vermeleridir. Bu da çok doğal bir savunma refleksidir. Halkın kendisine yönelik saldırılara karşı basit silahlarla bir araya gelip kurdukları ‘Liva’lar devresidir. Protesto gösterileri Mart 2011’de başladı, ilk silahlı örgütlenmeler, Özgür Ordu ise 29 Temmuz 2011’de kuruldu.
Özgür Ordu’yu üst şemsiye olarak ele aldığımızda Suriye’nin her tarafında bu bağlamda gruplar, örgütler bir nevi yerel milis grupları oluşturuldu. El-Nusra Cephesi ve onunla aynı damardan gelen Ahraru’ş Şam ise yerel örgütlenmelerin ardından kuruluşunu ilan etti. Öncülerinin önemli bir kısmının Esed’in zindanlarında en ağır işkencelerinden geçmiş bu iki hareket daha saf, rafine bir ideolojiye ve kadrolaşmaya sahip olduğu için diğerleri gibi yerel örgütlenme olmayıp Suriye’nin birçok bölgesinde varlık gösterdiler. İdeolojik motivasyonları ve müntesiplerinin savaş tecrübesi, örgütsel yapıları diğerlerine göre daha yaygın ve başarılı mücadele vermelerini sağladı. Ahrar’ın lider kadrosunun geniş bir toplantı esnasında suikasta uğrayıp şehid olmalarından sonra bu hareket zayıfladı.
Suriye toplumunun Baas diktatörlüğü döneminde on yıllar boyunca örgütsüz bırakılması doğal olarak farklı bir toplumsal kültür meydana getirdi. Özgürlük ortamının elde edildiği ilk vasatta da haliyle örgüt enflasyonu yaşandı. Geçiş sürecinde bunların yaşanması gayet doğaldı. Bu durum hepten kötü de değildi. Bir boyutuyla merkeziyetinin tek bir noktadan olmamasından dolayı Esed rejimine karşı savaşın sürdürülebilmesini de sağladı. Ama mücadele belli bir aşamaya geldikten sonra Nusra Cephesi daha sonraki ismiyle Heyetü Tahrir Şam tek bir merkez altında birleşme için yoğun bir çaba içerisinde oldu. Nitekim Devrim’i başarıya ulaştıran unsurların başında da bu durum gelmekte. Tabi oradaki şartları çok da fazla bilmeden Türkiye’de bulundukları yerden ahkam keserek geçmişte çok fazla eleştiriler yapıldı. Örneğin “bu gruplar niçin birleşmiyorlar“ şeklinde. Oysa bunu diyenlerin kendi memleketlerinde bundan çok daha fazla parçalı yapı hakim.
5-IŞİD’in Suriye’de güç kazanması ve uluslararası müdahaleler, muhalif grupların (özellikle İslamcı hareketlerin) pozisyonunu nasıl değiştirdi? Bu dönemde İran ve Rusya’nın rejim lehine sahaya girmesi, Suriye’deki mücadelenin seyrini nasıl etkiledi?
Suriye Devrimi’nin yaşadığı en büyük darbelerden biri IŞİD’in Suriye’de mücadeleye katıldığını ilan etmesiyle oldu. Irak İslam Devleti adlı örgüt Irak’ta Amerikan işgaline karşı verilen mücadele esnasında uyguladığı politikadan dolayı Müslümanların tepkisini çekmişti. Nisan 2013’te Ebubekir el-Bağdadi tarafından Suriye’de savaşmaya başladığını ilan etti. İlk dönemlerde Özgür Ordu bileşenleri dahil olmak üzere muhalefetle ortak operasyonlara katıldı, bazı yerlerin fethini ortak yaptılar. Bu dönemlerdeki uzlaşmacı tavrını kısa sürede terk edip örgütün de ismini de genişleterek Irak-Şam İslam Devletine çevirdi. Başta Nusra Cephesi olmak üzere muhalif hareketlere amansız bir şekilde saldırıp birçok mücahid öndere suikastlar gerçekleştirdi. Irak ile birlikte Suriye’nin kuzeyindeki politikaları ise Devrimi büyük bir krize sokarken özellikle ABD ve Avrupa’nın sahada arayıp da bulamadığı laik-seküler kimlikli silahlı grubun PKK-PYD’nin öne çıkartılmasına yol açtı.
İran ve Rusya’nın sürece katılımı ise daha farklı şekillerde gelişti. Devrim sürecinin, protesto gösterilerinin başladığı ilk andan itibaren Türkiye’de yaşayan muhalif hareketin öncüleri “Biz asıl olarak İran’a karşı mücadele ediyoruz. Suriye halkına yönelik saldırı politikalarını yönlendiren İran” diyorlardı. İran ise ilk dönemlerden itibaren münafıkça bir tavır sergiledi. Önce kesin bir dille Suriye’deki varlığını inkar etti. Ortadoğu intifadalarını destekleyen İran iş Suriye’ye gelince akla gelebilecek bütün çirkin taktik-stratejileri, yalanları, kumpasları uyguladı. Kısa bir sürede biteceği ya da engelleneceği düşünülen eylemlerin daha da büyümesi ve yaygınlaşıp gelişmesi karşısında İran cephesinden muhalif harekete yönelik eleştirilerin dozajı da yükseldi. Suriye İntifadasına ilişkin İran’ın tutumu öyle bir raddeye vardı ki, dışarıdan bakan birisi rejim karşıtı muhalif eylemler sanki Suriye’de değil de İran’da yapılıyor zannedebilirdi. Genel anlamda dünyadaki İslami hareketler ve dünya Müslümanları arasında İran’ın tutumu büyük oranda pek ‘şaşırtıcı’ bulunmaz ve çok da fazla önemsenmezken Türkiyeli Müslümanlar arasında ise ciddi hayal kırıklıklarına yol açtı.
Afganistan ve Irak’ın işgalinde İran’ın işbirlikçi politikaları ortada olmasına rağmen Türkiye Müslümanlarının ekserisi ümmetin maslahatları kaygısıyla bazı resimlerin gözler önüne sergilenmemişti yakın geçmişte. Lakin Suriye halkının muhalefetinin kısa sürede bitirieleceğini varsayan İran bu gerçekleşmeyince önce Hizbullah’ı sahaya sürdü. İran Devrim Muhafızları’n ın Kudüs Gücü üst düzey komutanlarını da süreci yönetmek için gönderdi. Hatta Hizb’in başındaki Hasan Nasrallah kibir içinde açıklama yaparak muhalifleri kısa sürede bitireceklerini açıkladı. Ama dediği gibi olmadı ve Beyrut’a sarı bayraklarıyla sarılı tabutlarıyla birçok leşinin gönderildiğini gördü sadece. Yamağının başaramadığını gördükten sonra İran sahaya paramiliter binlerce Şii unsuru gönderdi. Afganistan, Irak başta olmak üzere birçok yerden topladığı militanı sevk ve idare etmek için de sahaya sürülen Kudüs Gücü kuvvetini de artırdı. Lakin Suriyeli mücahidlerin direnişi karşısında İran da rezil oldu. Bu tabloda Suriye haritasının önemli bir kısmında muhalifler üstünlüğü ele geçiren konuma geldiler. 2013’ten itibaren askeri noktalarda kendini göstermekten çekinmeyen Kasım Süleymani ise halka yönelik katliam politikalarından istedikleri neticeyi alamayınca rezil bir şekilde 2015 yılında Moskova’ya gidip Rusya’nın fiilen askeri müdahalesi için Putin’i ikna etti. Askeri anlamda denklem de bundan sonra fark etti diyebiliriz. Rusya’nın bir anlamda eski cephane stokunu boşaltma zemini olarak gördüğü Suriye sahasında halka yönelik olağanüstü bombardımanlara girişti. Hava ve karada Esed güçleri, karada İran ve Hizb güçleri, havada, denizde Rusya eşgüdümlü olarak gerçekleştirdikleri operasyonlarla örneğin Halep’i geri aldılar. Bir tarafta bunlar, diğer tarafta PKK, öte tarafta IŞİD hakeza muhalif önderlere yönelik Amerika’nın suikastları muhalefetin gerilemesine yol açtı. Ama İdlib ve Halep kırsalına yerleşen muhalif güçler bütün bu ricat sürecini mücadelede yeni bir aşama olarak değerlendirip yeni baştan bir durum değerlendirmesi yaptı.
6-Ayaklanmaların başlangıcında Suriye toplumunun İslamcı hareketlere bakışı nasıldı? Zamanla, özellikle HTŞ’nin İdlib’teki yönetim pratikleri, halkın İslamcı hareketlere olan desteğini nasıl etkiledi?
Esed ve Baas rejiminin kokuşmuş yapısını öncelikle ifade etmemiz gerekiyor. Halkın hiçbir anlamda güvenmediği bir Şebbiha düzeni karşısında Mücahidlerden oluşan muhaliflere güveni yüksek idi elbette. Bunu en iyi şuradan anlayabiliyorduk. Muhalifler ellerindeki yerleri kaybetmesine rağmen orada yaşayan sivil halk asla Esed bölgesine geçmiyordu. Koşullar çok kötü olmasına rağmen İdlib ve Mücahidlerin kontrolündeki noktalara hicret ettiler. İdlib pratiği ise Mücahidlerin ki, hayatları hep askeri mücadele geçmiş bu insanların yönetim denilen çok boyutlu mesele ile tanışmalarına imkan verdi. Sorumluların açık, şeffaf bir şekilde halk için çabalayan ve halka karşı müşfik ve adilane bir yaklaşım içinde olan İdlib tecrübesi halkta her geçen büyüyen olumlu karşılık buldu.
7-Cevlani’nin El-Kaide’den koparak HTŞ’yi kurması İslamcı hareketin ideolojik evriminde ne anlama geliyor? Bu dönüşüm, Suriye halkı ve uluslararası toplum nezdinde İslamcıların meşruiyetini nasıl etkiledi?
Cephetü’n Nusra ile başlayan süreçte 2013’te aslında el-Kaide’ye bağlılığını ilan etmişti. Bu anlamda aynı kodlardan gelen diğer büyük örgüt olan Ahrar’u Şam’ın yerelleşme önerisine keskin bir şekilde karşı çıkmıştı. Ama özellikle iki mesele Cevlani ve arkadaşlarının konumlarını sorgulamalarını doğurduğu kanaatindeyim. Birincisi, IŞİD’in ortaya çıkardığı yapısal problemler, teorik kriz ve tıkanıklar, mücadele metodunda sorgulanmayan bazı kritik noktalar. İkincisi ise İdlib’te yaşanan tecrübeler ışığında halkla birlikte mücadele yürütmenin, insanları ikna etme sanatının hareketin temel söylemlerinde gerçekçi bir konuma gelmesine yol açtı. El-Kaide merkezinden ayrıldığını ilan eden hareket 2016’da ismini değiştirip Cephetul Fethul Şam yaptı. Daha sonra ise 28 Ocak 2017’de bazı hareketlerin de dahil olmasıyla ismini Heyet-i Tahrir Şam olarak değiştirdi.
8-Aralık 2024’teki Suriye’nin Esad rejiminden kurtarılması operasyonunda hangi grup ya da gruplar rol oynadı? HTŞ lideri Ahmed eş-Şara’nın (Cevlani) öncülüğünde operasyonlar nasıl bir ivme kazandı? Rejimin ani çöküşünde hangi iç ve dış faktörler belirleyici oldu?
Mücahidlerin son hat olarak çekildiği İdlib ve Astana süreci ile 2017’de ortaya çıkan Türkiye’nin bir anlamda muhalifleri de korumasını sağlayan yeni statükodan başlayarak devrime giden yolu bir bütünlük içerisinde ele almak gerekiyor. Önceki dönem yenilgi sürecini değerlendirdiğimizde Esed rejimi, Hizbullah, İran ve Rusya’nın sıkı birlikteliğine karşı muhalif cephenin ise parçalı yapısı hâkimdi. Muhaliflerin en önemli destekçisi Türkiye ile HTŞ (o dönem için Cephetu’n-Nusra) arasında hiçbir diyalog, irtibat bulunmamakta idi. İdlib bölgesindeki tecrübede önce askerî birlik-bütünlük sağlandı. Fethu’l-Mubin Operasyon Komitesi ismiyle ortak operasyon odası kuruldu. IŞİD’in verdiği büyük zarardan dolayı kadro zayıflaması telafi edilirken aynı zamanda teorik birçok tartışma yapıldı ve pratik ortaya konulmaya çalışıldı.
Halep’in kaybedilmesinden sonra saldırılarını yoğunlaştıran rejim, İran, Rusya kuvvetlerine karşı HTŞ bir yandan mücadele ederken öte taraftan örgütsel anlamda teorik, askeri, örgütsel hazırlıklarında ciddi mesafeler kat etti. Daha önce sorduğunuz sorudaki meseleye de el atarak örgütsel dağılmışlığı, çoklu yapıyı kaldırmak için adım attı. Diğer hareketlere yaptığı aynı çatı altında birleşme çağrısı bazı gruplarla çatışma noktasına getirse de sonuçta bunu başardı. İdlib ve Halep kırsalında tek bir çatı altında askeri mücadeleyi toparladı. Yine savaşta etkin rol oynayan muhacir savaşçılar da ortak çatı altına alındı. Rejim, İran ve Rusya zalimce saldırılarına rağmen bazı dönemlerde toprak ele geçirmede mevzi kazansa da rejim halkı yönetmede başarılı olamadı. Halkın en temel ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz bu çürümüş rejim ele geçirdiği şehir ve noktalarda yakıp yıktığı yerleri dahi temizlemekten aciz kaldığını Devrimden sonra o bölgeleri gezdiğimizde gözleme fırsatı bulduk.
9-Siz uzun yıllardır Suriye’deki gelişmeleri yakından takip eden ve bölgeye ziyaretler gerçekleştiren birisi olarak Halep operasyonunu ve ardından Esad’ın devrilmesini bekliyor muydunuz?
Mücahidlerin birkaç yıldır Halep operasyonuna hazırlandığını biliyorduk doğrusu. Muhalefette ciddi bir travmaya yol açan Halep’in kaybedilmesi sonrasında bütün Mücahidlerin öncelikli hedefinin burayı tekrar fethetmek olduğunu görebiliyorduk. Burada paradoksal bir durum söz konusu idi. Rejim bir yandan uluslararası kamuoyunda zafer kazanmış gibi görünürken öte tarafta Mücahidler büyük savaşa hazırlanıyordu. Doğrusu biz Halep’in fethiyle birlikte buranın yönetimi, elde tutulmasının korunmasının nasıl olacağı konularında endişeler taşıyorduk. Bu düzlemde rejimin devrilmesi meselesi ise gündemde değildi. Mücahidlerin de gündeminde bu durum yoktu. Ama alemlerin Rabbi hepimize daha büyük bir fetih nasip eyledi.
Mücahidlerin teorik ve askeri açıdan geldikleri nokta, askeri teçhizat açısından düşmanı gafil avlayan bazı enstrümanları ve Esed rejiminin çürümüş yapısı Allah’ın yardımıyla her gün bir yerin fethedilip rejimin devrilmesini sağladı. Sabır, irade, azim ve kararlılıkla ve Allah’a teala’ya tam bir teslimiyet içerisinde verilen mücadelenin sonucunda gelen bir zaferdir bu. Bu anlamda muhaliflerin destekçisi Türkiye de esasen Halep’in fethi operasyonuna sıcak bakmıyordu. Çünkü Türkiye’nin endişesi böyle bir fetih hareketinin başarısız olması halinde eldeki en önemli toprak parçası olan İdlib’in kaybedilmesi riski olabilir ki, bu endişesinde haksız da sayılmazdı. Nitekim muhaliflerin başlattığı operasyonun ismi “Saldırganlığı Caydırma Operasyonu” idi. Yani Halep’in fethinden çok İdlip ve civarına yönelik yapılan saldırıları püskürtme operasyonu olarak ortaya konulmuştu.
10-Esad’ın devrilmesinden sonra kurulan yeni hükümet Suriye’de nasıl bir yönetim modeli öneriyor? Bu modelin Suriye’nin çok kültürlü yapısına uygunluğu nasıl değerlendirilebilir?
Suriye halkının Esed zalimine karşı verdiği mücadelede yalnız bırakanlar Devrim’den sonra devrimcilere istedikleri hükümet modeli giydirmeye çalışıyorlar. Ülkelerinde Müslüman kızların başörtülü okullara gitmesini engelleyen kanunlar çıkartan Batılı güçler, Ahmed Şara yönetiminin azınlıkların yönetimde olmasını şart koşuyorlar. Dış unsurların bu çarpık ve çifte standartlı tavrını bir kenara koyarsak Suriye’nin toplumsal yapısının farklı unsurlardan oluşması yönetimin hareket kabiliyetini sınırlandırmakta. Farklı inanç ve yapıdaki toplumsal grupların operasyonel kullanımını da engellemek için yönetimin olabildiğince kuşatıcı olmaya çalıştığını herkes görmekte. Lakin başta İsrail ve İran olmak üzere Dürziler, Nusayrilerin kullanılıp harekete geçirilmesi çabalarının devam ettiğini görüyoruz. Yine aynı şekilde eski rejim artıklarının da toplumda kaos çıkarmaya yönelik adımlarını devam ettirdiğini görüyoruz. Yönetim modelinden önce nasıl bir siyaset ve hangi ilkeler içerisinde hareket ettikleri önemli. Türkiyeli Müslümanların en sevdiği şeylerden birisi; ‘model’ arayışı ve beklentisidir. Oysa siyasal ve toplumsal meselelerde süreçleri, dinamikleri, tehdit ve imkanları gerçekçi bir temelde ele alıp tedric-devrim dengesini doğru kurarak hareket edilmelidir.
11-Suriye’deki devrime Türkiye’nin katkısı ne düzeyde oldu? Suriye ve Türkiye’nin siyasi yakınlığı İslam dünyası için, özellikle İsrail’e karşı koymak anlamında bir umut oluşturabilir mi?
Türkiye’nin daha doğrusu Erdoğan önderliğindeki siyasal yapının ilk günden itibaren Suriye halkının yanından durarak onurlu bir işe imza attığını ifade edelim. Üstelik içerideki birçok muhalif unsura rağmen. Ana muhalefet partisi Chp, ulusalcılar, Saadetçiler, İrancılar, Alevilerin bütün aleyhte propaganda, yalan ve dezenformasyon çabasına rağmen son ana kadar Erdoğan muhaliflerin yanında durdu. Askeri mücadele açısından en önemli ihtiyaç olan stratejik ve lojistik dayanak ülke ihtiyacı bu anlamda Mücahidler için Türkiye oldu. Bunun ne kadar önemli olduğunu bugün Gazze’deki cihad açısından da görmekteyiz. Hamas Mücahidlerinin dayanak noktası olması gereken Mısır tarafının tamamen kapalı olması içeride verilen mücadeleyi güçleştirmekte. Bunun açık olduğu Şehid Mursi döneminde ise Hamas lojistik açıdan ivme kazanmıştı. Mücadele verilen bir bölgenin lojistik açıdan destekleyicisi bir komşusunun ya da yakın coğrafyasının önemini bütün boyutlarıyla Suriye Devriminde gördük. Şunu da ifade etmek gerekiyor ki laik-Kemalist sistemin 80 yıl ümmete ihanet eden, emperyalistlerin ve despotların işbirlikçisi, Müslüman halklara ve İslami Hareketlere düşman siyasetinin aksine her açıdan Suriye Devriminin yanında duran bir ülke olmasının önemli olduğunun altını çizelim.
Suriye’de Devrimcilerin yönetimde istikrar sağlaması, yeni statükoyu kavileştirmesiyle özellikle Türkiye ile geliştireceği siyasi, askeri ittifak ilişkilerinin Filistin mücadelesinde önemli kapılar açacağına inanıyorum Allah’ın izniyle. Türkiye’nin Erdoğan liderliğindeki siyasal yapısında sahip olunan imkanlar ile Müslümanların yönetimindeki Suriye gerçeğinin yakın gelecekte önemli etkileri olacaktır. Nitekim bunu en iyi okuyanların başında gelen Siyonist rejim provokasyon ve tahriklerle Suriye’de istikrarın oluşmasını engellemeye çalışırken öte tarafta Amerika’yı Türkiye’nin bölgede yerleşmesini engellemesini istemekte.
12-Suriye’de Esad’ın devrilmesi, Ortadoğu’daki özgürlük talep eden diğer hareketler için nasıl bir ilham kaynağı olabilir? Bu süreç, bölgedeki seküler rejimlere ve küresel güç dengelerine nasıl bir mesaj gönderiyor?
Esed rejiminin devrilmesiyle birlikte gelişen şeyin ismini doğru koymak gerekiyor. Coğrafyamızda altmış yıldan fazla bir ömrü olan bir siyasal kültürün, rejimin yıkıldığını görüyoruz. Yıkılan BAAS rejimi aynı zamanda coğrafyamızdaki laik, sol kültürün en önemli mevzisi idi. İstihbarat, çete, örgütler üzerine inşa ettikleri siyasi-ideolojik-askeri kültür sayesinde Ortadoğu’da önemli bir damarı oluşturuyordu. Bunun yıkılmış olması, üstelik Müslümanların mücadelesiyle bunun ortadan kaldırılıp yerine özgürlük ve adalete dayalı bir kültürün geliştirilecek olması az buz bir olay değildir. Devrilen sadece Baasçılık değildir, kendi coğrafyamız açısından baktığımızda Apoculuğun da, Kemalizm’in de yıkılabileceğinin güçlü ihtimalini bize vermekte.
Müslümanlar açısından Suriye Devrimi’nin ortaya çıkardığı yeni durumun çapı, derinliği önümüzdeki süreçte çok daha net anlaşılacaktır. Bir siyasal-sosyal kültürün bölgede kurduğu statükonun parçalanıp tarihin çöplüğüne gitmesi birçok boyutuyla farklı cephelerin açılmasına imkân verecektir. Ama asıl önemli olan bu süreci nefis muhasebesi yönüyle ele almaktır. “Gariplerin, mazlumların zalim bir rejime karşı mücadelesinde bir Müslüman olarak ne yaptım, nerde durdum? Bedel ödemek gerektiğinde sağıma ve soluma bakmadan öne atılabildim mi? Kavramlarla, iftiralarla, komplo teorileriyle mahkûm etmeye çalışılan onurlu mücadeleyi ne kadar savunabildim?” sorularını derin bir muhakeme ve muhasebe perspektifinde her nefis ele almak zorundadır. Aksi durum, bedel ödeyenlere, vurmuş, vuruşmuş, yıllardır her tür sıkıntıyı, cefayı göğüslemiş ama ‘menna ğayrek’ perspektifinden milim şaşmayarak mücadele kararlılığı ile Şam’a yürüyenlere ahlaki problemin tipik yansıması ‘Türkiyeli kibri’ ile akıl vermek, kendini müstesna görmek olur ki Allah muhafaza bu da kişinin amellerinin zayi olmasına yol açacaktır. Esas mesele her bir Müslümanın kendi nefsinde bu mücadele sürecinde nerede durduğu, ne yaptığı ne söylediğinin muhasebesini doğru yapmasıdır.
Sevgili Musa abicim çok teşekkür ederim.